Mor Kedi Patisi

Etiket Arşivi: » iş «

İşlerin yoğunluğu, eve gittiğimde pilimin bitmiş olması, kalan zamanlarda ev işlerine dalmam ya da tamamen serilip uyumam nedeni ile sevgili blogumu ihmal ettiğimin farkındayım.

Küçük bir liste yaptım ve tam 13 tane yazının biriktiğini dehşet içerisinde fark ettim. Her geçen gün daha da üşeniyorum klavye başına geçmeye. Bu yüzden bi yerden başlamak iyi olacak dedim.

Bu yüzdendir ki biraz geçmiş tarihten bahsedeceğim :)

İşte tüm gün Virgin Radio dinliyoruz mesai arkadaşlarımla. Kıpır kıpır, enerji veren bi tarzı var. Yaz sonundan beri de bu yüzden vazgeçilmezimiz oldu. Özellikle sabahları Geveze Show çok eğlendiriyor, ayılmaya yardımcı oluyor. (Gerçi benim favorim Bay j, ve fakat benim iş çıkışı – eve varış vaktime denk geldiğinden ve ipod´umun radiosu olmadığından kaçırıyorum hep :( ).

Geveze Show´un sponsoru ise; Derimod. Her gün bi sürü hediye veriyorlar. Ama konsantre olup çalıştığımız için çoğu zaman hediyeyi kazananların çığlıklarını fark ediyoruz :)

Ama bi sabah tamamen tesadüfi bi şekilde bir cümle duydum: Geveze´nin internet sitesine üye olanlardan birine bir çift Derimod ayakkabı hediye edilecekti. Bende şansımı denedim.

Ve bir süre sonra mailime baktığımda talihli kişinin ben olduğumu gördüm :)

İşin sanırım en güzel kısmı; hiç bir kısıtlamanın söz konusu olmayışıydı. Ama tabii bu bir sürü seçenek, zor seçim anlamına geliyordu. Nitekim sonunda çizmemi beğenip “İşte bu!” dediğimde benimle ilgilenen arkadaşın yüzündeki rahatlama ifadesini tahmin edebilirsiniz :)

Çizme, bot, ayakkabı ne varsa denedim diyebilirim. Ve kesinlikle çok kibardı yardımcı olan arkadaş. Beğendiğim ayakkabıların numarası yoktu, numara varsa rengi yoktu. Beğendim ama bana yakışmadı vs…

Beğendiğim modelin numarasını istettik diğer mağazalardan, 3-5 gün bekledim. Gittim denedim beğenmedim. Yeni bi tane beğendim numarasını bekledim derken Aralık sonunda kazandığım bu hakkı Ocak sonunda kullandım :)

Bu süreç boyunca mağazadan iki kez, ajanstan bir kez arandım “Bir sorun mu var?” diye. Gayet ilgili ve nazik davrandı herkes.

Tabi en sonunda bana yardımcı olan arkadaşa defalarca teşekkür ettim  ve sabrından ötürü tebrik ettim.

Bu kadar zor karar vermemin sebebi aslında çok klasik çalışan bir marka olmasıydı.  Ben daha spor bi tarzı tercih ediyorum seçimlerimde. Daha uzun, ince bacaklı olsaydım belki daha kolay karar verebilirdim :) Mükemmel diz üstü çizmeler vardı, yüksek topukluydu tabi ki hepsi. Ben günlük giyebileceğim bir şeyler tercih ettim. Evde zaten en az 7 çift, yalnızca birer kez giyilmiş topuklu ayakkabım olduğundan. (Bu yazda giymezsem artık elden çıkartıcam hepsini, boşuna yer kaplıyorlar.)

Son olarak; çizmeler bir kampanya sonucunda ücretsiz olarak verilmiş olsa da üzerine basa basa ” Bi sorun olduğunda muhakkak getirin, eğer çok açılırsa getirin içine taban yapalım” demeleri ayrıca çok hoşuma gitti.

Yeni yıla Derimod´un sayesinde gayet keyifli bi şekilde girdim. Çünkü yeni yılın ilk hediyesi bu oldu bana. Eminim ki kalan sürede de bi sürü güzellik beni bulacak :)

Sevgiyle kalın, şans sizden yana olsun !

Şu an durduğum noktaya gelmeden önce kaç kez yeniden başladım bilmiyorum.

Hiç bir zaman buna üşenmedim diyebilirim rahatlıkla. Hayatımı değiştirmeye ilk karar verdiğimde 16 – 17 yaşlarındaydım.  Dünya bana sormadan çok büyük iki değişiklik gerçekleştirmişti yaşamımda. İki kocaman kayba neden olmuştu.

E peki  ben durur muydum?  HAYIR! Buna boyun eğmek gibi bi durum söz konusu olamazdı.

Hiç bir zaman olmadı zaten hayatımda böyle ihtimal. Olmayacakta …

Çok zor biliyorum, alıştığın düzeni bozmak. Şu an ki imkanlara ulaşabilmek için belki 3-4 yıl uğraşmak, belki de o şartlara asla ulaşamayacağını bilmek.

Ama esas olan huzur değil midir? Nefes almamızın amacı bu değil midir? Huzurla nefes alamadığın bir yerde bulunmak ne kadar doğrudur?

Ben yapamam, rahatımı bozmamak adına diken üstünde, kabuslarla yaşayamam. Olmaz. Ölürüm o zaman.

“Ben” olmadıktan sonra rahatlığın anlamı yok ki… Mutlu, huzurlu olmadıktan sonra hiç bir şeyin anlamı yok ki…

Bugün yeni bir başlangıç yapmak zorunda kalsam düşünmem 1 dakika bile.

Duramam olduğum yerde mutsuzsam. Ne iş, ne aşk, ne şehir, ne aile… Hiç bir şey bağlayamaz beni. Bencilim evet. Ama benim bu. Olduğum gibiyim.

Ben böyleyim …

Mutsuz ve cesaretsiz olduğum anlarda okuyup kendime gaz vermek için yazdım bu yazıyı. İhtiyacım olduğunda bana yol göstersin diye. Belki bir başkasına yardımım dokunur diye…

Huzurla kalın…

Evet yine her zaman ki gibi biriken bir sürü konu yazılması gereken bir sürü yazı var fakat zaman kısıtlı.
Bir kez daha itiraf edebilirim ki; ben çalışmıyorken bu kadar gezmiyordum. Hafta sonu olduğu kadar hafta içi de tamamen koşturma ile geçiyor. Gündüzleri iş, akşamları ya sinema ya yemek vs.
Önce ki Cumartesi sabahı sayılı dostlarımdan biri, beraber büyüdüğüm,canımın içi Selen İstanbul’ a geldi. Tabii ki beni görmeye değil, gezmeye geldi ahahah Daha önce hazırladığımız mükemmel planımızı uygulayıp, çılgınlar gibi gezmek için kahvaltmızı yaptıktan sonra yola çıktık.
İlk durağımız Rahmi Koç Sanayi Müzesi’ydi.
Uzun zamandır gitmeyi planladığım ama bir türlü gidemediğim bi yerdi Rahmi Koç Müzesi. Muazzam bir yer diyebilirim ancak. Anlatmaya kalksam kelimeler, sayfalar yetmez. Çok ciddi bir servet yatıyor diyebilirim. Aklınıza gelebilecek her model araba, tren, tramvay, gemi, fotoğraf makinası, radyo, mikroskop, teleskop ve daha onlarcası… İnanılmaz ayrıntılarla bezenmiş maketler… Biz 5 saat hiç oturmadan dolaşmamıza rağmen tam olarak bitiremedik diyebilirim. Sanırım bir iki kez daha gitmem gerekiyor tam olarak hakkını vermek için müzenin. Bir büyük bir küçük binadan oluşuyor. Keşif küresi ve deniz altı, ayrıca binaların dışında araçlar var.
Ama tabi ki beni en çok mutlu eden ayrıntı; müze görevlilerinin kedilere olan yaklaşımıydı, binalara dahi girip gezmekte özgürler, araçların içlerine girip uyuyabiliyorlar. Hatta biz bi tanesini kucağımıza aldık ve onunla gezdik müzeyi.
Öncelikle deniz altının içini gezdik. Yarım saatte bir 5′ er kişilik gruplarla gezilebiliyor en fazla. Malum biraz dar bir mekan. Deniz altını denizaltı uzmanı H. Oğuz İşleyenel gezdiriyor. Biz 4 kişiydik aramızda bir de İsveç’li bir turist vardı. Kaptan önce türkçe sonra ingilizce olarak turu gerçekleştirdi. En sonunda ise bize birer tane “Anı Sertifikası” verdi.
Deniz altına girmeden evvel bir vapurun içinden geçiliyor. Oradan ufak hediyelik eşyalar almak mümkün. Ben kendime hatıra olarak iki tane kitap ayracı aldım. Fiyatlar çok uygundu küçük bir ayrıntı vermek gerekirse. Aldığım kitap ayraçlarının birinde eski Kadıköy – Moda tramvayı, birinde ise Fenerbahçe vapuru var.
Daha önce de dediğim gibi, tüm müzeyi (layıkı ile olmasa da) gezmemiz yaklaşık 5 saatimizi aldı.
Müzeden çıkmayı hiç istemesekte artık mecburduk, çünkü açlıktan başımız dönmeye başlamıştı. Müzenin önünden kalkan Taksim otobüslerine atladığımız gibi soluğu Taksim – Çiço’ da aldık. Bi güzel karnımızı doyurduk tabi ki bende son dönemlerde takıntı haline getirdiğim Martini’mi içtim. Biraz da oyalanıp, dinlendikten sonra hemen kalktık çünkü daha plan projemizin başındaydık denebilir! Daha eve gidip, üzerimizi değiştirip dans etmeye gidecektik… Ama bir şeyi hesaba katmamıştık, YAŞLANDIĞIMIZI! Tanrım sadece bir kaç saat müze gezmiştik ve bittiğimiz resmen ortadaydı. İtiraf edemesekte ikimizinde aklındaki tek şey, eve gidip uyumaktı. Çiço’ dan sonra hemen eve geldik zaten. İkimizde birer koltuğa uzanıp kaldık. Kıpırdamak bile imkansızken dans etmek mi ? Tabi ki hemen planımız dans pistinden, yatağa kaymıştı. Hemen yatakları ayarlayıp iyi geceler dileyip yattım.
Ertesi sabah uyanıp hazırlandık ve Selen’i yolcu ettim. Pazar günü çalışmak zorunda olduğu için erkenden Tekirdağ’ a dönmesi gerekiyordu.
Selen’i yolcu ettikten sonra akşama kadar yemek yapıp, mutfak temizledim, evi toparladım. Akşam olduğunda bi gram halim kalmamıştı.
Salı akşamı Gergin’le Satılık Ruh (My Soul to Take) filmini izlemeye gittik. Uzun zamandır izlediğim en gereksiz filmdi. O kadar klasikti ki, en başından sonunu takip etmek mümkündü. En kötü tarafı ise 3D olarak tanıtılmasıydı. Filmin en başında bir tv ve tüm film boyunca yalnızca alt yazılar üç boyutluydu. Tam bir hayal kırıklığıydı ve benim seçimimdi.
Çarşamba günü Gergin’ in kuzenine gittik. Gergin’ in ablası ve yeğeni de oraya geldi. Tüm gece kuzeninin oğlu Arda’ yla eğlendik. Kocaman bir adam oldu 14 ayda :) Bi yandan da Sefer’in doğum gününü kutladık.
Tabi uzun zamanda bir görüştüğümüzden gece 1′e kadar oturduk. Sabah 4′ te kalktık çünkü Gergin’in ablası ve yeğenini havaalanına götürüp İsviçre’ ye uğurlamamız gerekiyordu. Havaalanına erkenden gidip kahvemizi içtik, kahvaltımızı yaptık ve muhabbet ettik. Gergin’in ablasını ve yeğenini yolcu ettikten sonra Taksime indik. Simit sarayı’ında birer çay içtik ve işe gittim tabi ki.
Hafta ortası olduğu halde hala dinlenme fırsatı yakalamam mümkün olmadı okuduğunuz gibi…
Perşembe akşamı tabi ki eve geldiğim gibi kendimi yatağa attım.

Zaten dinlenebileceğim tek gündü, çünkü Cuma akşamından Pazar akşamına kadar sürecek bir planım vardı.

Cuma tüm gün çalıştıktan sonra sevgili Gabriela ile Nişantaşı’nda buluşup Amerikan Hastanesi’nde yatan arkadaşımız Davut’ u ziyarete gittik.  Bi süre sonra İrem’ de bize katıldı.

Bi süre hastanede kaldıktan sonra, Taksim’ e geçip bi şeyler yedik. Sonrasında evlere dağıldık. Ama ben Gabriela ile gittim. Ertesi sabah Yeditepe Üniversitesi’nde yapacağı konuşmayı kaçıramazdım malum :)

Eve gittikten sonra pek fazla oturmadan uyuduk. Ertesi sabah erkenden kalkıp üniversiteye gittik. Gabi konuşmasını son haline getirirken bende nette takıldım.

Salona geçtiğimizde salon hemen hemen boşken, Gabi konuşmaya başlayınca tamamen doldu :) Harun ve Batuhan’ da gelmişlerdi (İki arkadaşları daha vardı yanlarında fakat ben çıkartamadım kim olduklarını). Konuşmanın bitiminde Taha ile tanıştım. Çok neşeli ve keyifli biri :)

Neyse sonra hepimiz tabi gideceğimiz yerlere dağıldık. Bense yaklaşık bir yıldır görüşemediğim bir diğer dostum  Gizem’ e gittim. Caddebostan’ da çok güzel bir yere taşınmışlar en son.

Bi kaç saatimi orada geçirdikten sonra Gergin’ le olan sinema planına yetişebilmek için yola çıktım. Deniz otobüsünü kaçırınca 25 dk.’ da gideceğim yolu 2 saat 15 dk.’da ancak gidebildim tabi ki.

Gergin Sinerji’ de oturmuş içiyordu gittiğimde. Bende ona katıldım. Bi şeyler yedik, içtik, muhabbet ettik. Sonra sinemaya gittik, son matineye. Tabi ki korkunç seçimlerim yüzünden bu kez filme Gergin karar verdi ve Toprak Altında (Buried) filmine gittik. Lanet olsun ki her zaman ki gibi güzel bir film seçmişti (her ne kadar ben berbat bi filmdi diye mızmızlansam da yalan, film gayet iyiydi).

Filmden çıktıktan sonra evimize gittik ve tabi ki şaşırmayacağınız gibi ben hemencik uyudum.

Ertesi gün yine ard arda planlarım vardı tabi ki…

Öncelikle Nalan teyzemle buluşup Eminönü’ne gittik. Minik, tatlı bir bebek muhabbet kuşu aldık ona. Adını da Mecnun koydu :) Biraz oturup çay içtik ve muhabbet ettik.

Sonrasında eve geldim ve Davut’un benden istediği şerbeti kaynattım. Evi biraz toparladım ve akşam 19:00′ da Taha ile buluşup Davut’ u ziyarete gittik.

Biraz oturduktan sonra (malum hasta ziyareti öyle uzun olmaz) Taha beni otobüse kadar götürdü ve evlere dağıldık.

Eve vardığımda bir hafta sonunu daha bitirmenin haklı gururunu yaşıyordum.

Ve evet bugün Salı, bu hafta da gidilecek filmler, yapılacak işler, gezilecek sergiler, ziyaret edilecek hasta arkadaşlar var…

Umarım dinlenecek vaktim olur.

Şimdilik kedi kaçar…